1. Cannes Film Festivali’nin ilk günleri geride kalırken, ana yarışma programı hem estetik arayışların hem de dönemsel/toplumsal temaların çarpıştığı bir arenaya dönüşüyor. Festival yönetiminin, filmlerin takvimlenmesi üzerindeki stratejik tercihleri—yapımcı ve yönetmenlerin ilk ya da son gün risklerinden kaçınma reflekslerine tezat oluşturacak şekilde—tematik birliktelikler ve keskin tezatlar üzerinden şekillenmeye devam ediyor. Festivalin açılış segmentine damgasını vuran ana aks ise bireysel kimlik arayışları ile sert tarihsel/toplumsal gerçekliklerin karşı karşıya gelişi oldu.

Kuşak ve Dil Farklılıkları: Eşcinsel Temalı Yapıtlar ve Estetik Yaklaşımlar

Yarışmanın ilk bölümünde öne çıkan yapıtların ortak paydası, merkezine eşcinsel ilişkileri ve kimlik mücadelelerini almasıydı. Ancak yönetmenlerin bu temayı işleyiş biçimleri sinematografik açıdan radikal farklılıklar barındırıyor:

  • Minimalist ve Şiirsel Dil: Koji Fukuda’nın “Nagi Notes” adlı yapıtı, izleyici ile arasına koyduğu mesafe, şiirsel atmosferi ve minimalist sinema diliyle içtenlikli bir başarı yakalıyor.
  • Toplumsal Gerçekçilik ve Performans: Fransız yönetmen Charline Bourgeois-Tacquet (1986), “Bir Kadının Yaşamı” filminde Fukuda’nın aksine son derece yakın, dinamik ve sıcak bir kamera kullanımı tercih ediyor. İki yetişkin kadın arasındaki tutkuyu işleyen film, biçimsel bir devrim vadetmekten uzak olsa da toplumsal gerçekçiliğin başarılı bir örneği. Yapıtı sırtlayan temel unsur ise, ellili yaşlarında başarılı bir devlet hastanesi cerrahının mesleki zirvesi ile dalgalı özel hayatını derinlikli bir yorumla sunan başrol oyuncusu Léa Drucker oluyor. Film, içerdiği toplumsal eleştiri dozuna rağmen “En İyi Kadın Oyuncu” ödülü dışında büyük ödüller için özgün bir iddia taşımakta zorlanıyor.

Tarih, Siyaset ve Sinematografik Yalınlık: Pawlikowski İmzası

Festivalin ilk günlerinde eleştirmenlerin ve sinemaseverlerin üzerinde mutabık kaldığı en güçlü yapıt, Polonya sinemasının özgün yönetmeni Pawel Pawlikowski’den (1957) geldi.

Yönetmen, “Fatherland” (Anavatan) adlı filminde, 1929 Nobel Edebiyat Ödülü sahibi Alman yazar Thomas Mann’ın, İkinci Dünya Savaşı sonrasında (15 yıllık bir sürgünün ardından) 1949 yılında ülkesine yaptığı kısa ve sancılı seyahati konu ediniyor. Nazizmin yükselişiyle önce Fransa ve İsviçre’ye iltica eden, ardından ABD’ye yerleşen Mann, döndüğü Almanya’da sert eleştirilere göğüs germek durumunda kalır.

Filmin dramatik yükünü, Sandra Hüller’in pürüzsüz performansıyla hayat bulan Erika Mann karakteri sırtlıyor. Erika, babasının en büyük destekçisi olmakla kalmayıp, gerektiğinde en ağır ithamları onun yüzüne haykıran bir figür olarak konumlanıyor.

Savaş sonrası Sovyet nüfuz bölgesindeki Goethe Ödülü törenine katıldıkları sırada, Thomas Mann’ın büyük oğlu yazar Klaus Mann’ın intihar haberiyle sarsılan ailenin bu trajik öyküsü; siyah-beyaz sinematografisi, eksiz mizanpajı ve klasik sinema diliyle Pawlikowski’yi gelecek cumartesi gerçekleştirilecek ödül töreninin en güçlü yönetmen adayı haline getiriyor.


İki Kültürün Siyasi ve Hümanist Sentezi: Hamaguchi ve “Birdenbire”

Ödül gecesinde adından söz ettirmesi kesin gözüyle bakılan bir diğer isim ise Japon sinemasının modern ustalarından Ryusuke Hamaguchi (1978). Fransa’da, Fransız ve Japon oyunculardan oluşan bir kadroyla çekilen çift dilli yapımı “Birdenbire”, didaktik olmayı göze alacak kadar köktenci ve politik bir sinema örneği sunuyor.

Paris’te Alzheimer hastalarının kaldığı bir huzurevinin Japonya’da antropoloji eğitimi almış Fransız müdiresi (Virginie Efira) ile kanserle mücadele eden, Sorbonne’da felsefe okumuş genç bir Japon kadın tiyatro yönetmeni arasındaki dostluğu odağına alan film; Marksist felsefe eksenli ekonomik düzen analizleri yapıyor. Bireysel acılar ile küresel kapitalist sistemin yarattığı tahribatı ustaca harmanlayan Hamaguchi, biçimsel riskler alarak sinemasını net bir entelektüel zemine oturtuyor.


Batı’da Sıradanlaşan Bir Usta: Farhadi’nin “Koşut Öyküler”i

İran sinemasının Altın Palmiye beklentisi içinde olan izleyiciler ise bu yıl ne yazık ki aradığını bulamadı. Cannes ana yarışmasına dördüncü kez kabul edilen Asghar Farhadi (1972); Isabelle Huppert, Virginie Efira, Vincent Cassel ve Pierre Niney gibi Fransız sinemasının en güçlü aktörlerini bir araya getirdiği “Koşut Öyküler” ile beklenen estetik sıçramayı gerçekleştiremedi.

Her ne kadar sekiz yıl önce İspanya’da çektiği “Herkes Biliyor” (Todos lo saben) filmine kıyasla daha derli toplu bir işe imza atmış olsa da, Farhadi kendi ülkesinin topraklarında ürettiği o hayranlık uyandıran, çok katmanlı ve kıvılcımlı senaryo matematiğine bu kez ulaşamıyor. Bir Fransız hikâyesi anlatırken yer yer yüzeysel ve sıradan bir anlatıya teslim olan Farhadi’nin bu performansı, sinema üretimi adına hapis riskini bile göze alarak İran’a geri dönen Jafar Panahi’nin sanatsal tercihinin ne kadar isabetli olduğunu bir kez daha kanıtlar nitelikte.

https://www.cumhuriyet.com.tr/kultur-sanat/79-cannes-film-festivali-nden-notlar-bireysel-tercihler-toplumsal-gercekler-2504466

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir