Hayatın koşturmacası ve günlük ritmin daralttığı anlarda, insanı içine çekip yepyeni dünyalar armağan eden en güvenli sığınak kitaplardır. Sayfaları her araladığımızda aradığımız bir cevabı, bir hissi ya da kendimizi bulmanın sevinci, okuma eylemini sıradan bir aktivite olmaktan çıkarıp içsel bir inşa sürecine dönüştürür.

Kitap, yalnızca kâğıt ve mürekkepten ibaret bir nesne değil; insan bilincini besleyen köklü bir kültür varlığıdır. Kimi zaman somut gerçekliğin ta kendisini, kimi zaman ise düşsel olanın sınır tanımazlığını zihnimize taşır. Kurgusal eserler, güçlü anlatılarıyla bizlere yeni imgeler yaratma ve derin betimlemeler arasında gezinme imkânı sunar.

Temeli sağlam atılmış yapıtlar, okuyucunun algı kapasitesine bağlı olarak sınırsız bir keşif alanı sağlar. Büyük usta Vincent van Gogh’un ifade ettiği gibi: “Sanat, Tanrı’nın eksik bıraktığını tamamlar.” Sanatın asıl varoluş amacı da hayattaki o “eksik” kalan duyguları, düşünceleri ve boşlukları estetik görüntülerle bütünlemek değil midir?

Zihinde Açılan Çağrışım Kapıları

Kitaplar, zihnimizde çağrışımlar yaratmanın en özgür alanıdır. İyi bir metin, duyularımıza benzersiz bir devinim alanı açar:

  • Duyumsananı görmeden gösterir,
  • İşitmeden duyurur ve işittirir,
  • Koklamadan algılatır,
  • Dokunmadan dokundurur,
  • Tatmadan tattırır,
  • Düşünmeyeni düşündürür.

Bu yönüyle her kitabın kendine has, ayrıcalıklı bir dünyası vardır. İnsan, okurken aslında kendini o duygu ve düşünce atlasının tam merkezine yerleştirir. Dolayısıyla okuma eylemi, okurun kendi emeğiyle var ettiği çok boyutlu bir süreçtir.

Tam da bu yüzden “okuruna göre kitap, kitabına göre okur” vardır. Okurları da bu bağlamda kategorilere ayırmak mümkündür:

  • Durağan Okurlar: Sürekli aynı tarz ve türde kitapları okumaktan vazgeçmeyenler.
  • Yüzeysel Okurlar: Kitaptan kitaba, sayfadan sayfaya atlayan, metni derinlemesine sindirmeyenler.
  • Biçimsel Okurlar: Kitabın yalnızca dış görünüşüne, popülaritesine veya kapağına kapılanlar.
  • Gerçek Okurlar: Çoğunluğu oluşturan, kitabı bütünüyle okuduktan sonra sindiren ve ancak o zaman bir yargıya varanlar.

Zamanı Aşan Seçkin Yapıtlar

Mimari değeri yüksek, ihtişamlı bir yapının büyüleyiciliği ancak içine girilip koridorlarında yüründüğünde anlaşılır. Kitaplar da tıpkı bu yapılar gibidir; değerleri, kelimelerin tam yerini bulması ve cümlelerin mimarisiyle kendini belli eder.

Şiirin, romanın, öykünün ya da denemenin duygu dolambaçlarına cesurca dalmadan yazarın gizli dünyasını keşfetmek imkânsızdır. Okumayı bir yaşam biçimi ve varoluş nedeni olarak görmeyen hiçbir okur, bir metnin anlam derinliklerine tam anlamıyla inemez.

Çağlara damgasını vurmuş bazı başyapıtlar vardır ki onların anlam katmanlarını tamamen kavramaya bir insan ömrü yetmez. Bu yüzden yüzyıllardır eskimeyen ve her okunuşta yeni bir pencere açan şu klasik yapıtlara bir kez bakmak asla kâfi gelmez:

  • Homeros – İlyada ve Odysseia
  • Binbir Gece Masalları
  • Cervantes – Don Kişot
  • Shakespeare – Hamlet
  • Stendhal – Kızıl ile Kara
  • Dostoyevski – Suç ve Ceza

Güzellik, Görmeyi Bilen Göze Görünür

Edebi eserler sadece anlattıkları yüzeysel olaylarla değil, o olayların özünde barındırdıkları derin düşünce ve felsefeyle değer kazanırlar. İtalyan yazar Giorgio Manganelli bu durumu şu çarpıcı sözlerle özetler:

“Kitaplar gerçekten iyi iseler olay örgüsünden arındırıldıklarında, gizli bir imge, içinde gerçekten bir kitabın büyüklüğünün yattığı bir yeraltı katmanı sunarlar.”

Benzer şekilde Baudelaire de insanın iç dünyasında yeni bir ürperme, yeni bir heyecan yaratmayan hiçbir şiiri şiirden saymaz. Bu keskin ama haklı yargı; roman, öykü, deneme gibi edebi türlerin yanı sıra resim, yontu ve müzik için de tamamen geçerlidir.

Dünyanın en prestijli konser salonlarında her an Beethoven, Bach, Mozart veya Çaykovski’nin eserlerinin yankılanması; en büyük sanat galerilerinin ellerindeki Rembrandt, Goya, Vincent van Gogh veya Picasso tablolarıyla gurur duyması bu zamansız arayışın bir sonucudur.

Örneğin, orijinali tam 4 bin sayfa olan Binbir Gece Masalları, baştan sona barındırdığı olağanüstü olayların ötesinde, sırf içinde geçen şu iki cümle için bile okunmaya değerdir:

“Sen ki güneşe bakmaktasın, görmez misin ki, onun yeri insan gözünün ölçemeyeceği yükseklerdedir! Kanat takınmadan ona ulaşabileceğini mi sanıyorsun ey saf kişi yoksa sana kadar ineceğini mi, güneşin?”

Büyük edebiyatçı Shakespeare de kendi zamansızlığını ve sanatın değişmeyen doğasını 76’ncı Sone’sinde şu dizelerle kayda geçirmiştir:

“Eskileri söyler benim şiirim, nasıl ki güneş de her gün hem görünür hem solar”

https://www.cumhuriyet.com.tr/yazarlar/adnan-binyazar/dusunceden-dusunceye-2505993

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir