Sinema tarihinin en prestijli buluşma noktalarından biri olan Cannes Film Festivali, 79. randevusunda beyazperdenin yaratıcı dehalarını ağırlamaya devam ediyor. Sinemayı bir endüstriden ziyade saf bir sanat olarak gören yönetmenlerin, eserlerinde belirli ölçülerde benmerkezci bir tutum sergilemeleri sinema estetiğinin doğal bir parçası sayılabilir. Ancak sinemaseverlerin de en doğal hakkı, yaratıcıların zaman zaman gözlerini kendi dünyalarından kaldırıp çevrelerine daha geniş açılı merceklerle bakabilmeleridir. Festivalin bu yılki ana seçkisinde yer alan yapımlar; kişisel krizler, yaratım sancıları ve sert toplumsal gerçeklikler arasında gidip gelen çok boyutlu bir panorama sunuyor.
Almodóvar ve Aşılması Zor Sınırlar: “Autofiction”
İspanyol sinemasının efsanevi yönetmeni Pedro Almodóvar, 23. uzun metrajlı yapımı olan “Autofiction” (Otobiyografik Kurgu) ile Cannes’da yedinci kez Altın Palmiye için yarışıyor. İlk kez 1999 yılında en iyi mizansen (yönetmen) ödülünü aldığı festivalde usta yönetmen, bu kez kendi dünyasının sınırlarını aşmakta zorlanan bir yapıyla karşımızda.
İncelikli senaryosu, başarılı oyuncu kadrosu, usta işi mizanseni ve yönetmenin kendi kendisiyle dalga geçebilen mizahi yaklaşımıyla film, hem derin hem de hafif kalabilen estetik bir başarıya sahip. Ancak konusu itibarıyla yeni bir ışık ya da geniş bir perspektif sunmaktan uzak kalıyor.
- Paralel Hikayeler: Film, senaryo yazma sürecindeki iki yönetmenin koşut öyküsünü merkezine alıyor. Biri henüz kült filmler çekmenin ötesine geçememiş genç bir kadın, diğeri ise uluslararası bir şöhrete sahip, Almodóvar’ın alter egosu olan yaşlı bir usta.
- İç Sıkıntıları: Karakterlerden biri kendini kanıtlayamamanın, diğeri ise kendini aşamamanın getirdiği iç sıkıntılarıyla adeta boğulmaktadır. Her ikisi de çevrelerindeki insanların gerçek yaşamlarından beslenen figürler yaratır.
Gerçek yaşam ile kurgu arasındaki o sonsuz gitgeller yaratıcılığın ana damarı olsa da, bir başyapıt ortaya koyabilmek için yan damarlardan da beslenmek gerekip gerekmediği sorusu filmin ardından havada asılı kalıyor.
Bardem’in Devleştiği Bir Baba-Kız Hesaplaşması: “El Ser Querido”
İspanyol sinemasının ana yarışmadaki ikinci iddialı hamlesi, Rodrigo Sorogoyen imzalı “El ser querido” (Sevgili Can) oldu. Filmin başrolünde yer alan Javier Bardem, canlandırdığı usta yönetmen karakteriyle erkek oyuncu dalında Palmiye’nin en güçlü adaylarından biri haline geldi.
Film, uzun yıllardır ülkesinden uzakta yaşayan usta bir yönetmenin, İspanya’da çekeceği yeni filmin başrolünü ilk eşinden olan oyuncu kızına vermek istemesiyle gelişen süreçleri anlatıyor:
Yıllardır birbirlerini görmemiş olan baba ile kız arasında, yaklaşık 15 dakika süren ve karşılıklı yakın planlardan oluşan ilk sekans, başlı başına başarılı bir giriş bölümü.
İçtenlikli yaklaşımı ve klasik, temiz anlatımıyla dikkat çeken yapım, Bardem’in incelikli oyunculuğuyla festivalin unutulmazları arasındaki yerini alıyor.
Savaşın Gölgesinde Çürüyen Hayatlar: Zviaguintsev ve “Minotaur”
Ülkesinde “sakıncalı” konumda olduğu için artık Fransa’da yaşayan ve Cannes ana seçkisine ikinci kez katılan Rus yönetmen Andreï Zviaguintsev, festivalin en soğuk ve keskin gerçekliğe sahip filmlerinden biri olan “Minotaur” ile izleyici karşısında.
Rusya’nın büyük bir taşra kentindeki yüksek gelirli iş insanlarının güncel yaşamlarını konu alan film, yönetmenin siyasi durumu nedeniyle Letonya’nın başkenti Riga’da çekildi. Zviaguintsev, Riga’yı Rusya’daki herhangi bir kent gibi hissettirecek mekân algısına büyük bir titizlikle özen göstermiş.
Film, Ukrayna savaşının gölgesinde hayata tutunmaya ve yeni dünya düzenine uyum sağlamaya çalışan tuzu kuru bir kesimin ahlaki çöküşünü gözler önüne seriyor:
- Savaşın İş Dünyasına Etkisi: Cepheye gönderilecek yeni askerler için her şirketten mali cirosu oranında çalışanı işten çıkarması istenir. Kentin belediye başkanı, yakın ilişkide olduğu patronlara, “Siz uygun gördüğünüz, kolayca yerini doldurabileceğiniz kişilerin listesini hazırlayıp bana verin ki rastgele almasınlar” şeklinde bir ayrıcalık tanır.
- Güç İstismarı ve Yolsuzluk: Patronlardan biri, karısının sevgilisi olduğunu öğrendiği şirketin güvenlik sorumlusunu tehlikeli bir tanık olduğu için bu listeye ekleyerek cepheye gönderir. İş insanını cinayetle suçlayan somut kanıtlar ise belediye başkanının polise açtığı tek bir telefonla hasır altı edilir.
Adaletsizliğin, sömürünün, çürümenin ve yolsuzluğun savaş atmosferinde gücü elinde bulunduranlar için ne kadar kolaylaştığını gösteren yapımda, sıradan vatandaşlara sadece boyun eğmek kalıyor. Zviaguintsev; çok boyutlu, mesafeli ve soğuk denebilecek kadar yalın sinema diliyle, izleyicinin yüzüne tokat gibi çarpan gerçekçi tablolar çizmeye devam ediyor.
